Selçuk: Zamanın sığınağı

Hafızasında tarihin her safhasını barındıran, yıllanmış taşlarında çağların sesi yankılanan bir şehir Selçuk. Peşi sıra dizilmiş mâbetlerinden zamanın ilâhisi çalınır kulaklara burada; kazlar dolanır Artemis’in sütunları arasında, suyun sesi vurur İsabey’in duvarlarına. Yuhanna ebedi istirahatine çekilmiştir Osmanlı Kalesi’nin gölgesinde, uzaktan Meryem Ana korur kollar onu.

Dağlar arası boğazı aşar da gelir Ege’nin serinliği, sokulur Selçuk sokaklarına. Rüzgarın uğultusu vurur binalara, binyılların hikâyesi fısıldanır insanoğluna. Androklos’un hayaliyle, Delfi kâhinlerinin işaretiyle başlar buranın hikâyesi; Lidya’nın zarâfeti, Roma’nın görkemi anlatılır sonrasında. Hristiyanlığın çileli günlerine sahne olur, sonrasında Allah’ın ismi yankılanır semalarında. Çağlar geçtikçe de kâh Efes denilir buraya, kâh Ayasuluk…

Hadrianus Tapınağı’nın girişindeki frize kazılı bu şehrin kuruluşu. Şu cümlelerle kayıtlı o doğuş hikâyesi: Atina kralı Kodros’un cesur oğlu Androklos, Ege’nin karşı yakasını keşfetmek ister. Önce, Delfi kentindeki Apollon Tapınağı’nın kâhinlerine danışır. Kâhinler ona, balık ve domuzun işaret ettiği yerde bir kent kuracağını söyler. Androklos bu sözlerin anlamını düşünürken Ege’nin mavi sularına yelken açar… Kaystros nehrinin ağzındaki körfeze geldiklerinde karaya çıkmaya karar verirler. Ateş yakarak tuttukları balıkları pişirirlerken çalıların arasından çıkan bir yaban domuzu, balığı kaparak kaçar. İşte kehânet gerçekleşmiştir. Burada bir kent kurmaya karar verirler…

efes

Artemis’e adanan şehir

Böyle başlar işte şehrin hikâyesi üç bin yıl öncesinde. Eski Egelilerin izleri ilk bu zaman demirlenir bu topraklara, asırlar geçse de silinmez bir daha… Karşı kıyıdan gelenler başka şehirler de kurar civara. Sonra, bu şehirlerden 12’si bir araya gelir, İyonya çıkar tarih sahnesine. Efes, İyonya’nın kültür merkezine dönüşür hemen, muhteşem bir hâl alır. Gözünü kamaştırır çevre krallıkların, Lidya’nın güçlü kralı Karun’da olduğu gibi. Zapt etmek, topraklarına katmak ister denizin bu güzel şehrini Karun. Saldırır, yağmalar, çok uğraşır almak için. Zor olur ama nihayetinde kazanır bu savaşı. Ve bu zorlu şehri taçlandırmak ister zaferinden sonra; Antik Yunan’ın bereket tanrıçasına adanan bir tapınak inşa edilmesi emrini verir, ‘eskisinden daha görkemli olsun’ der. İhtişamıyla Artemis Tapınağı yükselir ardından topraklarında, 120 yıl sürdüğü söylenir yapılışının. Herodot, Tarih’inde ‘dünyanın yedi harikasından biri’ diye bahseder bu tapınaktan. Zihinlere öyle kazınır ismi, asırlar geçse de unutulmaz bu unvanı. Bahçesinde adaklar adanır tapınağın, yollarına insanlar dökülür bu şehrin. Kutsal sayılır Efes artık. İki yüz yıl sonraysa Artemis Tapınağı hazin bir olay yaşar; tarihe geçmek isteyen biri tarafından yakılır. Mitlere göre Artemis koruyamamıştır tapınağını, o gün Makedonya topraklarındadır çünkü. Büyük komutan İskender’in doğduğu gündür o gün.

Zaman geçer, Kaystros nehri (Küçük Menderes) doldurur denizi, uzaklaştırır şehirden. İskender’in komutanlarından Lysimakhos şehri biraz aşağıya, denizin kıyısına taşıtır yeniden. Karısının ismini verir şehre: Arsinoea… Birkaç asır sonra, Roma çağında bulur kendini bu şehir. Romalı zamanları ‘altın çağı’ olarak anlatılır Efes’in; görkemli binalar, tiyatrolar, tapınaklar dikilir yüzyıllar boyu. Küçük Asya’nın yönetim merkezine dönüşür, on binlerce insana memleket olur burası. Lâkin, öncesi var bu hikâyenin. Şöyle;

Şehir, Roma’ya bağlanır ama uzak coğrafyadaki bu büyük devletin kendi topraklarına hükmetmesini pek sindiremez Efesliler. Direnirler buldukları her fırsatta. Pontus Kralı Mitridat Anadolu’yu sahiplenip Roma’ya karşı koyduğunda, Efes’in Yunan halkı da destekler onu mesela. ‘Roma defol!’ sloganı yankılanır caddelerinde. Roma binaları taşlanır, ele geçirilen Romalı askerler ya esir alınır ya öldürülür. Tutamaz kendini Küçük Asya halkı, vâhim bir hâl alır gidişat, şehrin Romalı sakinlerine yönelik katliama dönüşür olaylar. O gece, binlerce insanın öldürüldüğünden bahseder tarihi kaynaklar…

DSC_0212

Sonra Roma, hakimiyeti sağlamak için politikasını değiştirir, ‘Yunanlı Efes artık Romalılaşmalı’ der. Roma’nın devasa binaları yükselmeye başlar sonraki dönemlerde Efes’te, imparatorlar kendi adlarına tapınaklar inşa ettirir şehirde. Efes, Asya (Batı Anadolu) eyaletinin başkenti olur, Roma’nın doğudaki sembolüne dönüşür. Altın çağını yaşar kent, yine de kimliğinden taviz vermez tamamen, Romalı bir Yunan şehri olmaya devam eder.

Yuhanna İncil’ini yazıyor

Nihayetinde Roma hâkimiyeti sağlanmış olsa da Küçük Asya şehri sakinlikten uzaktır hâlâ. Bu kez yeni bir konu tartışılır sokaklarında; Yehuda eyaletinde zuhur etmiş yeni bir dindir bu… Hz.İsa’nın tek tanrılı inancı buralara da ulaşmıştır. ‘Sen onun annesisin, sen de onun oğlusun’ diyerek birbirlerine emanet ettiği annesi Hz.Meryem ve öğrencilerinden Yuhanna Filistin topraklarından çıkmış, Efes’e yerleşmiştir. Şehrin biraz dışarısında sakin bir muhitte yaşarlar. Yuhanna yüksekçe bir tepede İncil’ini yazmaya başlar, Hz.Meryem küçük taştan evinde Yaradan’a dua eder. Efeslilere inançlarını anlatırlar, bu dine davet ederler onları. Onlardan sonra Aziz Pavlus’un yolu düşer bu şehre. Dini anlatma misyonunu o üstlenir bir süre, tek tanrıdan bahseder Efes’in sokaklarında.

Şehrin acı hikâyeleri yeniden başlar. Çoğunluktaki Paganlarla azınlıktaki Hristiyanların din çatışmalarına sahne olur bir süre. Hristiyanlar aşağılanır, yok sayılır, Roma’nın pagan imparatorlarının zulmüne uğrar. İmparator Domitian yüksek vergilerle yaşamlarını zorlaştırır Hristiyanların, hatta işkenceye tabi tuttuğu söylenir. İnancından dolayı ölüme yürüyen insanlar yaşamaya yine de devam eder burada, İncil’de bahsi geçen yedi kiliseden (cemaat) biri oluşur zamanla… Hristiyanlık kabul görmeye başlar şehirde gün geçtikçe, güç dengesi lehlerine değişir bu kez. İlk olarak kendilerine zulmü reva gören İmparator Domitian’ın büyük tapınağını yerle yeksan ederler. Sonra paganları aşağılarlar, korkuturlar. Paganlar öyle korkar ki, şehrin adandığı Artemis’in ulu heykelini korumak için meclis alanının (Odeon) altına gömerler. (Artemis’in bu heykeli bugün Efes Müzesi’nde özel bir odada sergilenmekte.)

artemis2

Roma’nın kuvvetli lideri Konstantin dönemine gelindiğinde Hristiyanlık, imparatorluğun resmi dini haline gelir. Artık asli inanç olmuştur bu topraklarda. Büyük kiliseler inşa edilir hemen, halk gittikçe Hristiyanlaşır. Bu sırada deniz iyice uzaklaşır, alüvyon dolar yerine. Hâliyle şehrin ticareti zayıflar. Zamanın büyük şehri küçülmeye, önemini yitirmeye başlar. Bu kez denize doğru değil, eski yerine, Artemis Tapınağı’nın olduğu kısma doğru kayar yerleşim… Jüstinyen dönemine varıldığındaysa, tapınağın hemen arkasında büyük bir kilise yükselir: Aya Theolog. Şehrin tapınaktan sonra gelmiş geçmiş en büyük ikinci yapısı olur bu mâbet, Yuhanna’ya adanır. İçerisinde onun anıt mezarını saklar asırlar boyu. Yuhanna İncil’i, kilisenin biraz yukarısında, bugün Osmanlı Kalesi’nin içerisinde yer alan bir yapıda yazmıştır çünkü.

Şehrin semalarında ezan

Sonra, Türkler gelir Anadolu’ya. Atlarını sürerler Ege’nin kıyılarına. Türk beylerinden biri önce Birgi’yi alır Bizans’tan, beyliğini ilan eder Menderes topraklarında. Aydınoğulları’dır onlar. Birgi’yle yetinmez sonrasında, dünyaya açılan bir limanı da kontrol etmek ister Türk beyi ve nehri takip ederek Ayasuluk’a varır komutasındaki orduyla. Burayı da katar topraklarına. Şehre ismini verdiği rivayet olunan büyük mâbet Aya Theolog artık Müslümanlara hizmet eder. Vaftiz sularıyla abdest alınır olmuştur Aya Theolog’da… Şehir, Müslüman bir beyliğin başkenti olmuştur nihayetinde. Çok zaman geçmeden bu Bizans kilisesisin biraz aşağısına, Artemis Tapınağı’nın arkasına kendine has mimarisiyle yeni ve büyük bir cami yapılır payitahta: İsabey Cami.

isabey

Minarelerinde Allah’ın ismi okunur Arapça, semalarında ezan yankılanır artık Artemis’e adanan bu şehrin. Sonrasında, Osmanlı’da bulur kendini Ayasuluk. Şehrin en yükseğindeki eski kaleyi zapt eder Osmanlı, güçlendirir surlarını. Asırların kalıntılarını gölgesine almış bu Ege kalesi, o gün bugündür K.Menderes ovasını korur.

Selçuk, tüm zamanları birbirine karmış böyle bir şehir işte. Hikâyeler birbirine öyle bağlıdır ki burada, kopartılamaz çağlar eskitse de. Zamanın sığınağı olmuş bu şehir, yolcularını bekler; tek kareye sığdırdığı çağlarını görsün, hikâyelerini dinlesin diye… Bu görkemli geçmişinin güveniyle olacak, imbata karşı bir yamaca yaslanmış, bereketli ovasını izler vâkur bir hâlde…

Gezgin‘de yayımlanmıştır

Fotoğraflar: ©Fatih

Firavunun Zafer Anıtı: Dikilitaş

Firavun III.Tutmosis sonunda galip gelir Mitanni Krallığı’yla uzun yıllar süren savaşında. Mısır’ın gücü ilan edilmiş olur böylece bilinen dünyada. Herodot’un Tarih’inden bin küsur yıl öncesidir o sırada, milattan önce 15. asır diğer bir deyişle.

Firavun, bu galibiyetin anısına büyük taşlar dikilmesini ister Teb’e, Karnak Tapınağı’na. Hemen kayalar oyulur ve uzun ince iki devasa taş yontulur. Gücün timsali bu taşlar tapınağın iki yanına dikilir ardından, metlerce yükselir göğe. Dört bir tarafına III.Tutmosis, ismini ve zaferini kazıttırır eski Mısır yazısıyla. Şöyle yazdırır ilk cephesine;

18. sülaleden Yukarı ve Aşağı Mısır’ın sahibi III.Tutmosis, Tanrı Amon’a kurbanını sunduktan sonra Horus’un yardımıyla bütün denizleri ve nehirleri hükmü altına alarak hükümdarlığının otuzuncu yılı bayramında bu sütunu daha nice zamanların getireceği bayramlar için yaptırdı ve dikti.

Sonra, şöyle kazınır firavunun hikâyesi her cepheye;

Gizli ve kutsal ismin her tecellisine mazhar olan Amon’a kurbanını büyük bir acz içinde sunduktan sonra, ondan yardımlar dilenerek güneyin dostu, dinin nuru iki tacın (Aşağı ve Yukarı Mısır) sahibi, kudretli hükümdar ülkesinin sınırlarını Mezopotamya’ya kadar götürmeye azmetti.

Güneşin doğduğu sırada sahip olduğu altın renkleri dünyaya yayan Horus’un verdiği gücü, serveti, kuvvetli sevgi, saygıyı taşıyan ve Aşağı ve Yukarı Mısır’ın tacına sahip olan ve bizzat Güneş tarafından seçilmiş olan firavun, bu eseri babası Ra için yaptırdı.

Tanrı Horus’un lütfuna mazhar olan ve Güneş’in oğlu unvanını taşıyan Aşağı ve Yukarı Mısır’ın hükümdarı olan firavun, kudret ve adaletle bütün ufuklara nur saçtı. Ordusunun önüne geçti. Akdeniz’de dolaştı, bütün dünyayı mağlup etti. Sınırlarını Naharin’e kadar yaydı. Mezopotamya’ya azimle gitti, büyük savaşlar yaptı.*

Asırlar sonra, Roma’nın lideri II.Konstantin tahttaki 20.yılı anısına bu dikilitaşları iki büyük şehrine dikmek ister. Tonlarca ağırlıktaki bu taşlar bir gemiye yüklenir ve Nil nehri üzerinden İskenderiye’ye ulaştırılır. Biri burada kalır diğeri de Roma’ya gönderilir… Kısa bir süre sonra, 390 yılında yeni imparator Theodosius, İskenderiye’deki dikilitaşın payitahtı, Konstantinopolis’i süslemesini ister. Nihayetinde, onun döneminde dikilitaş şehrin meydanında yerini alır. Sarayın önünde hipodromu süsler asırlar boyu. Dikiliş sürecinin tasviri de bir taşa oyulur ve dikilitaşın altına monte edilir.

16 asır boyunca onca depreme ve kargaşaya rağmen yerinden oynamaz, 3500 yıllık yaşıyla da şehrin en yaşlısı olarak göğe doğru yükselmeye devam eder. | Fotoğraf ve video: Fatih

*Hiyeroglif çevirileri çeşitli kaynaklardan derlenmiştir.

Dünyanın merkezine yolculuk: Million taşı

Her yol Roma’ya çıkar. Bu sözün tarihi asırlar öncesine, İmparator Augustus dönemine kadar uzanır. Milattan önce ikinci asırda Augustus, başkent Roma’ya, dünyanın merkezi olmasını temsilen bir anıt dikilmesini ister. Bu emrin ardından çok geçmeden Milliarium Aureum yerini alır çağın en büyük şehrinde. Sıfır noktası sayılır burası; dünyanın tüm ülkelerine, şehirlerine uzaklık buradan hesaplanır Roma çağında. Yolların başladığı ve son bulduğu noktadır burası. Her yol Roma’ya çıkar olmuştur böylece.

Asırlar sonra, tahtın sahibi Konstantin başkenti Doğu’ya taşımaya karar verir. Belirlenen birkaç bölge arasında son karar Boğaziçi’nin sakin kasabası Bizantion’da kılınır. Konstantin, yıllar alacak yoğun çalışmanın ardından buraya devasa bir şehir kurdurtur ve adına Yeni Roma der. İmparatorluğun yeni merkezi, dünyanın yeni payitahtı bu belde olmuştur artık. Ölümünden sonra ona atıfla Konstantin şehri (Konstantinopolis) denilecektir buraya.

İmparatorluğun başkenti artık burası olduğuna göre dünyanın merkezi de burası olmuştur. Yeryüzünün sıfır noktasını temsilen Saray’ın karşısına ihtişamlı bir anıt dikilir çok geçmeden. Million taşıdır bu. Tüm ülkelerin uzaklıkları dört ayak üzerine kubbeli bu anıta göre  hesaplanır artık. Tüm ticaret yolları buraya varır. Her yol Yeni Roma’ya çıkar olmuştur böylece.

Bugün Ayasofya’nın yakınlarında, tramvay yolunun kıyısında iddiasız bir dikilitaş Million. Binlerce insan yanından geçer ama pek fark edeni yoktur. Dört sütunlu, kubbeli olarak dikilen yapıdan geriye tek sütunun bir kısmı kalmıştır. Yapının büyük kısmının 16. yüzyıla kadar bir şekilde ulaştığı fakat o dönemde, su yolları yapımında hasara uğradığı söylenmektedir.